çocuklarlaçalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuklarlaçalışmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2015 Salı

Eğitim ne demek, ne dememek?

Tdk da kelime anlamı 'Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye' olan bir kelimedir 'eğitim' dedikleri. Peki bu hepimizin çok sık kullandığı ve ne demek olduğunu aslında düşünmediğimiz kelimeyi neden konu edindim?

Çünkü artık düşünmemiz gerekiyor!

Herkesin ahkâm kestiği, ne yapılsa beğenilmeyen, kimseye bir türlü yaranılmayan bir şeydir kendisi. Kimine göre geçmiş yüzyıllarda en güzel örnekleri varken, kimine göre şuan muasır medeniyetler bu meseleyi çözmüştür. Şöyle böyle biz tartışaduralım, asıl mesele havanda su dövdüğümüzdür baylar. Lütfen bu meseleyi tartışmayı bırakıp, olaysız dağılalım. Veya durun dağılmadan önce şunu sormak istiyorum: Elini taşın altına koymak isteyen cesaret timsalleri bulunur mu aranızda?

Eğer varsa yazım esasında sizlere. İlgilenen yoksa ama bu işi bir derinlemesine bilsem, azcık yeni bilgileri tamamen yeni bir şey olarak zihnime kaydetsem ve üzerine düşünsem diyenler buyursun okumaya devam etsin. Ben sadece polemik adamıyım iş üretmek benim işim değil diyorsanız bu yazıdan size ekmek çıkmaz baştan söyleyeyim.

Gelelim esas meselemize… Eğitim diye başladık. Lugat anlamını kavradık, bir de bizim zihinlerimizde eğitim deyince ne canlanıyor ona bakalım. Çoğu kişide eğitim okulla eşdeğer bir anlamda. Dolayısıyla bunun yeri okul, yani sorumluluk okulda. Bir grup da var ki eğitim aileden başlar der. Sorumluluğu ilk olarak ebeveyne verir, okul sonradan sisteme dahil olur. Ve fakat iki tip söylemin hayatında da okulun yeri hayatın merkezidir ve tamamen akademik bilgiden ibarettir.

Şimdi ben bir de kendi fikrimi beyan edeyim bu konuda. Eğitimi meslek olarak icra etmiş bir aile ekolünden gelmekle beraber, sistemin çarklarına uyum sağlamakta çok zorlanmadığımı düşünürken an itibariyle bulunduğum noktada yaşadığım sıkıntılara bakınca eğitim sisteminde başarılı bir şekilde var olmanın beni nasıl budadığını görüyorum.

ALES’ten KPSS’den çok fazla yoğunlaşmadan da iyi puanlar alabiliyorum. Sözel, sayısal vs. adına ne derseniz tüm bölümler bir şekilde üstesinden gelebildiğim akademik meseleler benim için. Yani eğitimden anladığımız akademik bilgiyi kafamıza vura vura, bir şekilde sokabiliyorlar. Peki şuan halihazırda süregelen ve bizimde içinden ‘başarılı’ bir şekilde geçtiğimiz okul süreci yani eğitimin temel merkezi benden neleri budadı?

Kaybettiğim en önemli şey MERAK. İnsanın can damarı, yaşam enerjisi gibi bir şey. Yeni bir şeye başlamak, daha fazla öğrenmek ve daha bir çok yeniliği oluşturabilmenin ilk ve en önemli itici gücü…

Bir başkası SANAT. Birçok farklı alanda kabiliyetim olmasına rağmen, onlar gibi ‘boş işler’le uğraşmak yerine test çözmem, bir şeyler ezberlemem falan gerekiyordu. Dolayısıyla bugün stresle başetme konusunda zorlanıyorum ve kendime uğraştığımda rahatlayacağım bir sanatsal faaliyet bulamıyorum. Sanat ki en güzel duygusal dışavurum aracıdır. Şimdi benden çok uzakta…

Bir diğeri OYUN. Evet doğru okudunuz oyun oynayamıyorum. Çünkü ‘çocuklar oyun oynar, sen artık okula gidiyorsun ders çalışman lazım’ diye bir yalan söyledi vaktiyle biri ve ben buna inandım, çünkü çok ciddi işler yapmam gerekiyordu. Müzik, Resim, Beden ders bile değildi ki! Her sene Takdir Belgesiyle eve gelmeliydim. Önüme konan her sınavı ‘başarıyla’ geçmeliydim. Bunları oyun oynayarak yapamazdım.

Bir başka kaybettiğim özelliğimse ÜRETKENLİK. Kişide doğuştan var olan bir özellik bu. Ama hatırlıyorum okula gitmeden önce arkadaşlar arasında çok kıymetli olan oyun veya oyuncak üretebilme becerim, farklı bir yolla çözdüğüm matematik problemini doğru kabul etmeyen öğretmenimle ve bence dahiyane olan buluşumda kafa bulan bir başka öğretmenimin bana hissettirdikleriyle yavaş yavaş yok oldu.

Kısaca şöyle söyleyeyim baylar: Bütün işi devrettiğimiz okullar bunların hiçbirine destek olmuyorsa ve bütün sınavların ve akademik hayatın sonunda ortaya çıkan insanların %95’i mesleğinden, yaptığı işten, yaşadığı hayattan tatmin olamıyorsa bu yolu artık değiştirmemiz gerekmiyor mu sizce de?

Peki buna karşı ben ne öneriyorum?

Öncelikle insan evladının kapasitesini bir farkedelim lütfen. Şöyle düşünün; yeni bir coğrafyada yolculuk yapacaksınız, elinizde bir harita var ve siz şuanda her yeri siyasi haritada gördüğünüz renklerde sanıyorsunuz. (Lütfen aksini savunmadan sadece ‘gerçekten bu şekilde olabilir’ diye düşünerek devam edin okumaya)

Ben size diyorum ki bu coğrafyada geniş ormanlar var, içlerinden coşkun nehirler akıyor, verimli arazileri var, ve hayvanların otladığı çayırları, karlı dağları, yer yer sarp kayalıkları var. Ve bunların hepsi doğru bir şekilde kullanılmak için, doğru kişiyi bekliyor. Elinizdeki haritaya bakınca burası gitmeye değmeyecek bir kara parçasıyken, ben size bir cenneti vaadediyorum.

Yapmanız gereken tek şey tabiatın dengesini bozmadan buralarda yeni oluşumlara destek olmak. Şöyle ki doğduğu andan itibaren, açlık, tokluk, meme, ağlamak, anne… diye başlayan ve günler ilerledikçe baba, renkler, nesneler, diğer kişiler, eller, ayaklar, yemekler diye ilerleyen bir öğrenme mekanizması zaten yazılımda mevcut. Yani her an öğreniyor zaten.

İlk en büyük hatayı çocukları basit ve anlamayacak bir yaratık olarak düşünmekle yapıyoruz. Sonra bu arkadaş herkesi ve her şeyi parmağına takıp oynatırken anaokulu yaşı geliyor. Büyük bir bilgelik ve özenle onu anaokuluna göndermek gibi erdemli bir davranışta bulunuyoruz. Çünkü bir şeyler öğrenmesi gerekiyor.

Unutmayın bu arazi siz henüz buraya adımınızı atmadığınızda da çok verimliydi. Çocuklar da günlük hayatta siz onlara ‘bu bir, bu iki...’ diye tane tane ders öğretmeseniz de saymayı öğrenebilirler. Peki mesela anaokulu çocuğa aslında neyi öğretmeli?

Benim kanaatim çocuğa okulda ilişki kurabilmeyi, çatışma çözmeyi, problem çözmeyi, fikir yürütmeyi, muhakeme etmeyi, araştırmayı, fikrini ifade etmeyi ve diğerinin fikrini yorum yapmadan dinleyebilmeyi öğretebiliriz. Bunları yapabilen çocuk merak ettiği her türlü bilgiyi zaten öğrenir.

Merakı baltalanmayan çocuk öğrenmekten keyif duyar. İlişki kurabilen bir çocuk, işbirliği yapabilir ve diğerlerini önemser. Muhakeme edebilen çocuk, problem çözer ve ürün geliştirebilir. Bu okul öncesi dönemde bir sanat eseri de olabilir, günlük hayatında kullandığı bir malzemenin işlevini keşfetmek de.

Bu anlattıklarım ütopya değil. Yaşıyorum bunu. Çocuklar bunları gerçekten yapabiliyorlar. Merak ediyorlar, hayal kuruyorlar, oyun oynuyorlar ve bir çok yetişkinden daha fazla üretim kapasitesine sahipler. Sosyal olay ve kavramları anlayabiliyorlar, günlük hayatlarında uyumu, düzeni ve çözümü yaşıyorlar.

Peki diğerleri bunları neden göremiyor? Kalıplarla düşünmeye alıştığımız için. Ezbere tanımları bir kenara koyup ‘bu işin aslı astarı nedir?’ diye bir dönüp bakamadığımız için. Eğitim diye başladım ya hani TDK dedi ya toplum yaşamına adapte olabilmek diye. Bunlarla toplum oluşur ve bunlara dair beceriler geliştiremediğimiz müddetçe kimse hayatından tatmin olamaz.

Değişime bir yerden başlamak gerekiyor. Ve bu işin ilk adımı farklı şeylerin yapıldığını görmek, onların güzel sonuçlar doğuracağına inanmak ve onlara destek olmak. Kim ve nasıl diye çok düşünmeye gerek yok. İşin ucundan tutmuş belli Don Kişotlar var çok şükür. Deneyerek, çok uğraşarak, bazen her şeyi tek başına göğüsleyerek insana dair inancını geleceğe aktarmaya çalışan insanlar var. Onlara ulaşmak çok zor da değil. Bize demeliyim.

Küçük kalplere, minik tohumlar dikiyoruz. Ve biliyoruz ki gün gelip o ağaç meyve vermeye başlayacak. Belki biz görmeyeceğiz o meyveleri ama inanıyoruz ki o meyveler çok büyük işler yapacaklar.

Psk.Büşra Öztin Odabaşoğlu
Minik Mucizeler Akademisi

24 Mart 2014 Pazartesi

Küçük Prens

Küçük Prens'i okudunuz mu? Çoğu insan onun bir çocuk kitabı olduğunu düşünür.Küçük Prens bilge bir çocuktur. Tüm kitap boyunca yetişkinlerle ilgili yorumlar yapar. Kimi zaman bir coğrafyacı, bazen bir kral, bazen de bir ayyaşla konuşur. Kendi bakış açısından yetişkin dünyasını  değerlendirir ve bize yetişkinlerin önem verdiği şeylerin bir çocuk bakış açısından nasıl göründüğünü gösterir.

Karşılaştığı her insanın temsil ettiği bazı özellikler göze çarpar. Bunlar dünyadaki insan tipleri ve her insanın kendi karakterinde bulunan halleri de temsil eder. Mesela bir gezegende bir fenerci yaşamaktadır. Gece olduğunda feneri yakıp, gündüz olduğunda söndürmekle görevlidir çünkü yönetmelik böyle söyler. Fenerci aslında uyumayı çok sever. Eskiden feneri yakmasıyla söndürmesi arasındaki bütün zamanı uyuyarak değerlendirirken, artık gezegeni çok küçüldüğü için fenerini yaktıktan hemen sonra güneş batar ve söndürmesi gerekir. Dolayısıyla uyumaya hiç vakti kalmaz. Bu hikayedeki kahramanın özelliğini dünyadaki bir insan tipi olarak da, her insanda bulunan bir karakter özelliği olarak da algılayabiliriz. Şöyle ki; bir devlet dairesine gittiğinizde işinizi çözmek için değil, işi kitabına uygun yapmak için uğraşan memurlarla karşılaşmışsınızdır. Kurallar ne kadar işlevsiz de olsa o kişi için önemli olan işlevi değil kuralı uyguluyor olmaktır. Bazen de kendi hayatımızda bunu yaparken buluruz kendimizi. Anneliğimiz veya evliliğimiz süregelen kurallara dönüşüvermiştir. Ne kadar işlevsel olduğunu veya gerçekten etkili ve iyi sonuçlara sebep olup olmadığını düşünmeden öğrendiğimiz "yönetmelik"leri uygulamaya devam ederiz.
 
 Kıymet kavramı üzerinde de sıklıkla değerlendirmeler yapar Küçük Prens. Bir şeyin sizin için değerli olmasını sağlayan ona ayırdığınız zamandır. Bununla ilgili tilkiyle yaptığı sohbetten , gülünü hatırlayış ve özleyişinden ve çölle ilgili söylediklerinden daha çok detay vermek isterdim ama veremeyeceğim.Çünkü kendiniz okursanız tadı çok başka olur. Ama şunu söylemeliyim ki; kitap soyut kavramları öylesine hikaye gibi ama gerçeğin içinden anlatıyor ki anlamakta ve anlatmakta  zorlandığınız kavramları da bir çırpıda anlıyorsunuz.
   
Kitap içinde pek çok temsili barındırıyor. Hem kendi hayatımızı, hem dünyanın genel gidişatını bir çocuğun gözünden görmek, kendi bulunduğunuz yeri daha farklı bir şekilde sorgulamanızı sağlıyor. Kendi çocukluğunuzdan bugünü seyretmek size ne kadar memmuniyet duygusu yaşatıyor? Okurken bu ve bunun gibi pek çok yönden kendimizi sorguluyoruz. Bazı işleri daha kısa sürede yapıp artırılacak zamanın nasıl kullanılacağından, sayıların hayatımızdaki yeri ve öneminden, önemli işler kavramının çocuk dünyasında ne anlama geldiğinden, çocukluktan bu yana kaybettiklerimizden ve bunun gibi daha bir çok konuyla ilgili bilgiler barındırıyor.

    Daha fazla detay verip kitabın tadını kaçırmak istemiyoruz. Ama bu bakış açısıyla kitabı bir kez daha okuduğunuzda hikayenin bir çok yerini daha farklı değerlendirebilirsiniz.

Sevgilerimle,
Psk.Büşra Odabaşoğlu


Editör: Esma Bıyık

20 Şubat 2014 Perşembe

Çocuklara Ölümü Anlatmak! 1 - THE SCAR -

Aralık ayıydı. Yeryüzündeki en güzel çocuk kitapçılarından birine girdik eşimle. Başladım dolaşmaya. Burası hem kitapçı, hem oyuncakçı, hem de kafeydi. Kitaplara yöneldim önce, bir dolu kitap seçtim kendime; tüm dikkatimi çekenleri topladım oturdum yere okumaya başladım. İki şeye dikkat ederim kitap seçerken; illistrasyon - çizim tarzı - ve kapak tasarımı. Bu bağlamda seçerim, hikaye de diğer ikisi gibi sağlamsa alırım kitabı. Başladım birini okumaya, ismi “THE SCAR” kitabın...

Son zamanlarda çocuklara ölümü anlatma, çocukların insanın en önemli varoluş meselelerinden biri olan ölümü anlamlandırma ve yaşama süreçleri gibi konularla ilgili kitaplar okurken ve kafa yorarken çıktı karşıma bu kitap. Konusu annesini yeni kaybeden bir çocuğun bu süreci yaşaması, duyguları, kurduğu ilişkiler, çevresindeki her şey ve herkesi yeniden anlamlandırma öyküsü.

Uzun uzun bahsedeceğim kitaptan; Charlotte Moundlic yazmış, Oliver Tallec resimlemiş ve kitabı Walker Books yayınlamış. (Bu arada aldığım kitapların çoğu Walker Books’tan çıkan kitaplardı.) Kitap, duyguyu o kadar güzel aktarmış ki! Orada, yerde otururken tekrar tekrar okuduğum sayfalar, gözümün kilitlendiği kelimeler oldu. Sıradışı, kuvvetli, etkili, dürüst ve insanın kalbini parçalayan, taa derinlerde bir yerlere dokunan kırılgan bir hikaye.

Annem bu sabah öldü.
Aslında gerçekten bu sabah değil.
Babam gece öldüğünü söyledi.
Fakat ben gece uyuyordum.
Bana göre bu sabah öldü.” diye başlıyor kitap.

Kitap çocuğun dilinden yazılmış. Bir kahraman ismi yok! Anne, baba ve bir de anneanne var hikayenin içerisinde.

Dün annem hâlâ hayattaydı. Yatağında yatıyordu, bana gülümsedi ve tüm hayatı boyunca beni seveceğini fakat artık çok yorgun olduğunu, vücudunun onu taşıyamadığını ve sonsuza doğru gideceğini söyledi. Ben de dinlendikten sonra geri gelebileceğini, onu burada bekleyeceğimi söyledim.

Bunu çok istediğini fakat bunun mümkün olmadığını söyledi. Gülüşü küçüldü ve gözleri yaşardı. Bu beni çok sinirlendirdi. Madem böyle olacaktı, ben de artık onun oğlu olmayacaktım. Madem oğlu büyümeden bırakıp gidecekti, o zaman bir çocuk sahibi olmasaydı.

Annem biraz güldü fakat ben ağladım; çünkü gerçekten öleceğini biliyordum.

Malumunuz tüm kitabı buraya yazamam. Çok isterim ama yapamam. Bu kadarı bile insanın içini kıyarken ileriki sayfalarda göz yaşlarınızı tutamıyorsunuz. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde küçük kahramanımızın (ki o gerçekten bir savaş kahramanı) önce babası ile olan diyalogları içerisinde öfkesine tanık oluyoruz. “Nasıl olur da bizi bırakıp gider.” diyor mesela ya da nasıl tost sevdiğini babasına öğretmediği için kızıyor annesine. Bir yandan da babasına bakılması gerektiğini düşünüyor. “Üzülme ben sana bakarım.”diyor babasına ve sonrasında “Birazcık ağladım; çünkü gerçekten bir babaya nasıl bakılmasını gerektiğini bilmiyorum.” diyor küçük kahraman.

Aradan birkaç gece geçiyor.  Ben artık uyumak istemiyorum, biraz karnım ağrıyor ve babama da bakamıyorum.

Annemin kokusunu unutmak istemiyorum fakat o yavaş yavaş yok oluyor. Ben de gitmesin diye tüm camları kapatıyorum. Babam bana kızıyor çünkü yaz, hava çok sıcak ve o artık benle nasıl konuşması gerektiğini de bilmiyor. Bence bana bakmak onu incitiyor, çünkü gözlerim aynı anneminkilere benziyor.

Ona neden pencereleri kapattığımı anlatamıyorum. Annemi içime çekiyorum, ne zaman “annem” desem, o ağlamaya başlıyor.

Giden sadece kokusu değil, onun sesini de çok az hatırlayabiliyorum. Ben de kulaklarımı tıkıyorum, gözlerimi yumuyorum ve ağzımı sıkı sıkı kapatıyorum ki benimle kalsın. (Burnumu kapayamıyorum, çünkü nefes almaya ihtiyacım var.)

Kitabı yazamam dedim ama yazıyorum :). Durmam lazım. Artık anlatacağım – diyaloglar çok iyi olsa da... –

Birgün bahçede oynarken düşüyor ve bacağını kanatıyor. Bu sırada annesinin cesur olması gerektiği ile ilgili söylediklerini duyuyor birden, yani annesinin sesini duyuyor. Sonrasında yara kabuk bağladıkça onu tekrar kanatıyor küçük kahraman, tekrar tekrar bunu yapıyor.

Sonra birgün anneannesi geliyor. “Biraz endişeliyim çünkü şimdi bakmam gereken iki üzgün yetişkin var.” diyor. Bu arada annneanne evde biraz dolaştıktan sonra içeriyi çok sıcak bularak camları açıyor. Bu bizim kahramanımız için son nokta oluyor. Kendisini yerlere atarak bağırmaya, çığlıklar atmaya ve tepinmeye başlıyor. Bu noktada artık çok yorulduğunu ve camları kapamazlarsa annesinin uçup gideceğini söylüyor.

Bilge anneanne çocuğa iyice yaklaşıyor. Onun ellerini kendi ellerinin içine alıp kalbinin üzerine yerleştiriyor ve “annen burada, endişelenme o hiçbir yere gitmeyecek.” diyor.

Ve iyileşme bu noktada başlıyor.

Kitabın sonrası da çok güzel kurgulanmış; iyileşme süreci anlatılıyor. Bu arada yarası da iyileşiyor; o yaraya artık ihtiyacı olmadığını bilse de üzülüyor aslında. Ama süreci kendince hafifletiyor.

Öncelikle süper bir metefor kullanıyor yazar. Yara ve kabuk. Bizim de özellikle ebeveynlerini kaybeden çocuklarda her zaman bunu göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Burada bir yara var. Zamanla kabuk bağlayacak bir yara. Öfke, hırçınlık, endişe, üzüntü hepsi bu sürecin, iyileşme sürecinin bir parçası. Fakat çocukların çevresindeki diğer kişiler nerede olmalı, duruşları nasıl olmalı, bunlar çok önemli sorular...

Yukarıdaki hikayeden de anlaşılacağı üzere çocuklar her şeyi anlıyorlar. Hatta çok derinlemesine anlıyorlar. Çok etraflıca değerlendirebiliyorlar. Burada sizin hep orada onun için, onun sorularının cevapları için beklediğinizi bilmeli çocuk. Bu acının normal bir şey olduğu anlatılmalı. Her zaman süreç ve olaylarla ilgili bilgilendirilmeli, kendi yaşının gerektirdiği düzeyde.  Neyle karşılaşacağını bilmeyen çocuk her zaman daha hırçın olur. Tedirgindir çünkü. Kendimizden pay biçelim, hangimiz severiz tatsız sürprizleri. Ama olayla ilgili bilgimiz olursa birazcık da olsa daha kolay tahammül edebiliriz duruma. Aynı durum çocuklar için de geçerli.

Ölümü çocuklara anlatmak hem öğretmenleri, hem de ebeveynleri çok korkutan bir konu. Fakat o kadar önemli ki nasıl anlattığımız. Ölüm insanoğlunun en ciddi varoluş meselelerinden biri. Hatta belki de en önemlisi. Pek çok ilişkinin ya da meselenin temelinde ölümü anlamlandırışımız yatıyor aslında. Bu noktada çocuklara ölümü anlayacakları şekilde ama doğru aktarmak çok önemli.

Yetişkinler olarak küçümsüyoruz çoğu zaman çocukları. Ancak onları karşımıza alıp konuştuğumuzda anlıyoruz nasıl engin bir yürekleri ve ışıl ışıl zihinleri olduğunu. Onlar yürekleri kocaman küçük kahramanlar, bunu unutmamamız gerekiyor.  Bizim olduğundan daha çok kendi hayatlarının kahramanları...

Devam edecek ...


26 Aralık 2013 Perşembe

Çocuğun oyun gücü adına! OYUN TERAPİSİ

Bundan yıllaaar önce, çocuklar sadece görülen fakat işitilmeyen varlıklar iken, sadece küçük boyutlu yetişkinler gibi davranılır ve düşünülürler imiş. Sadece son on yıllarda çocuklara tam olmasa da birazcık önem ve saygı duyulmaya başlanmış. Halbuki çocuklar birçok duyguları olan, her şeyi ve her şey hakkında anlayışları olan minik insanoğulları imiş…

Hepimizin bildiği gibi özellikle 8 yaş altındaki çocuklar, kendi duygularını ve mantıklarını bize anlatabilecek bilişsel beceriye sahip olmadıklarından, bunları anlatmada tam doğru ifade ve tariflerde bulunamazlar. İşte bu sebepledir ki bir çocuk çıkıp da bize, “öylesine korkularım var ki, o yüzden artık yemek yemek istemiyorum” veya “kardeşimi ölesiye kıskanıyorum ki, bu yüzden altımı ıslatıyorum” veya “şu kişi beni rahatsız ettiği için ben kendimi uyarmaya başladım” diyemez.. Bulundukları şartların, olayların kendilerini nasıl etkilediğini tam da bu yüzden bize söyleyemezler.

İşte tam bu aşamada oyun terapisi devreye girer. Çocukların aslında tek iletişim biçimi olan oyun yolu ile, çocukların kendi ritimlerinde kendi süreçlerinde kendi kendilerini iyileştirmelerini hedefler oyun terapisi. Eski zamanlarda çocukları bir yetişkin gibi kabul eden ve onlara sürekli neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyerek baskılayarak değiştireceğini zanneden zihniyetin tam tersidir oyun terapisi.

Çünkü biz artık farkındayız ki, özellikle küçük yaş çocuklara telkin ve düzeltme yoluyla kalıcı sonuçlar veya sözde çözümler üretmek mümkün değil! Çocuğun doğuştan getirdiği kendinde var olan inanılmaz iyileştirme gücüne ve bu gücü çocuğun kendi sürecinde ortaya çıkarabileceğine inanan bir çocuğa yaklaşımdır bu.

Terapi sürecide oyun terapistinin konumu, çocuğu şartsız koşulsuz kabul eden, çocuğun kendisine güven duyduğu, çocuğun kendisinin varlığında rahat ve özgür hissettiği, çocuğu olduğu gibi aynalayan ve konusuna göre çocuğu olumlu besleyen kişi olmaktır. Çocuk oyun terapisti ile kurduğu ilişki yoluyla kendine iyileşmesi için en uygun kabı, kozayı örer ve bir nevi iyileşmiş olarak bu kabından gerçek dünyasına geri döner.

Oyun terapisine getirilen konulardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz. Bazen sevdiği bir yakınının ölümünden sonra farklı davranmaya başlar çocuklar; bazen anne-baba arasındaki kavgalara şahit olurlar; bazen karanlık ve canavar korkularının aşırılığı yüzünden oyun terapisine getirilirler; bazen aşırı takıntıları ve hayata normalin dışında kriterlerde saplanıp kaldıkları için haklarında endişelenilirler; kimi ebeveyn çocuğunun boşanma sürecini daha kolay atlatması ve adapte olabilmesi için başvurur; kimi çocuk hayatında değişiklikler ile başa çıkamadığı için 1-2 yaş gelişimsel olarak gerileme gösterdiği için getirilir; bazıları çocuğunun mastürbasyonu keşfetmesi ve sürdürmesi sonrasındaki kaygıları ile gelir; kimisi ise sürekli devam eden alt ıslatma sorunu ile terapötik sürece alınır.

Oyun terapisinin çocuklara yardımcı olacağı başlıca konular şunlardır:

o   İstismar (Duygusal, Fiziksel ve Cinsel)
o   Evlatlık alınmaya & Evlat edinmeye adaptasyon
o   Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite
o   Öfke/ Sinirlilik
o   Bağlanma Sorunları
o   Otistik Spekturum
o   Davranışsal Problemler
o   Bir yakınının ölümü/ Kayıp
o   Başkasının zorbalığına/saldırısına uğramak
o   İletişim problemleri
o   Gecikmiş Gelişim
o   Depresyon
o   Kabuslar/ Gece korkuları
o   Fiziksel Yetersizlikler
o   Zayıf Okul Katılımı/ Başarısı
o   İlişkiye dair konular
o   Seçici sessizlik/ dilsizlik
o   Ayrı/ Boşanmış Ebeveynler
o   Sosyal Dışlanma
o   Travma
o   Performans düşüklüğü (Akademik, Sosyal, Kültürel)
o   İçine kapanık kişilik

Oyun terapisine en iyi başlama yaşı 2’dir.

Oyun terapi süreci ideal olarak 6 ardışık seansı izleyen toplamda ortalama 20 seans sonucu kesin sonuç verir. Bu da sürece göre ortama 3-4 ay demektir. Oyun terapisine paralel aile ve özellikle anne eğitimi de yapılmaktadır.

MiMA Psikoloji